Tam o sırada, başka bir pillinetwork sitesi olan 10marifet.org'da: "Panço modelleri"

Etiket:

günlük hakkındaki yazılar:

tüm yazılar gösteriliyor, sadece bildirileri görmek için tıklayın

Valla bilemiyorum, buraya bir ısındım, pir ısındım. Artık adı günlük mü olur, blog mu denir (yoksa benim not defterim mi oldu burası) adını bir türlü koyamadığım bu yer bana ayrıldı diye her şeyi yazabileceğim bir yer mi bakalım? Günlükleri çekici kılan (eline geçirdin mi sahibini tanıman için) binbir ipucuyla gizli dünyaları ortaya sermesidir. E peki buradaki günlüklerde kim kimdir bilmediğimize (bilsek de tanımadığımıza) göre günlükleri karıştırıp, kontrol ederek, acaba neler yazmışlar diye merak etmek niye? (kendi kendimi fitil ettim, kendimi “kendi üzerime” sürmek üzereyim, hadi hayırlısı...) Yoksa genelde inanılan bir düşünce vardır o yüzden mi günlüklerin içi kurcalanıp duruluyor yoksa? (Hani şu kendi kendine yazarken nasıl olsa kimse okumayacak diye düşünerek) Günlüklerde insanın kendine bile itiraf edemediklerinin yazıldığı düşüncesi, (venüs tepesi’nden geçip, derin çukurlara inen cebrailiye’nin kulakları çınlasın) acaba kendinden sakladığını bile yazarsa biz de okur öğreniriz bakalım neler yumurtlamış diye mi merak eder insan bu tür yazıları? Yazmışsa kendine yazmış allaalla (-2h) bana mı yazmış sanki, niye merak edeyim diyen de vardır elbette... ama ben kendi yazdıklarıma şöyle bir bakıyorum da sanki başkaları da okuyacak diye özellikle yazmışım gibi; bir anlatmışım, bir anlatmışım... peh, peh, peh... her okuyan “madem bu kadar meraklıydın da, ne diye dergiye, gazeteye yazmadın?” kardeşim demez mi? Der. Valla ben oralara da yazıyorum ve göya (-ü +ö) oralarda yazdıklarımdan daha değişik daha serbest olsun kafama göre takılayım ve hatta saçmalayıp deli gibi bir bilinç akışı (deli gibi aklına geleni yazma anlamında-dadaist hesaabı(+a)-) gerçekleştireyim diye yazacaktım. Ama bir türlü düşündüklerimin dışına çıkarak serbest çağrışımla bir şeyler oluşturamadım. Ya memleket meselelerine takılıyorum ya gazete de okuduğum bir haber beynimi dürtüklüyor, sonuçta oturup izah etmek zorunda kalıyormuş gibi yazılar çıkıyor ortaya. İşin kötüsü burada yazdıklarımla, yazdığım türe yakın bir edebi yaklaşımım da yok ki normalde yazdıklarıma bir ön çalışma olsun ve bana da bir faydası dokunsun. Hah! al işte bir de insanoğlunun böyle bir şeyi var (bari bana bir faydası olsun). Geçen gün yine gazetede bir haber “israilli bilim adamı su altında tüpsüz nefes almamızı sağlayacak bir cihaz yaptı.” Suyu oksijene çeviren bu buluşla insanoğlunun denizlerdeki kaderi değişecekmiş. Hay allahım ya. Hemen insanın aklına “Ya kardeşim zaten onun için oksijen tüpü yok mu?” sorusu geliyor. “Bu başka.” Niye? “Tüpe gerek yok.” E olsun bu da pilli, şarjlı falan bir şey işte (sonuçta yine bir donanım sayılır) ve yanına almak zorundasın. Geldik mi en başa “bana bir faydası olsa bari”. (Kardeşim sen çölün ortasındasın denizde hava almayı niye düşünüyorsun? Hayal gücün bu kadar genişse ya şair / yazar ol ya da gel bildirgeç’te yaz. Yok ille de ben bilim adamıyım diyorsan o zaman yiyorsa bulduğun cihazın tam tersini yani havayı suya dönüştürenini yap:) Ne oldu? Yaaa bak allah adamı çarpar böyle cevap bile veremezsin.—adam bunu okusa “ne hastalar var kardeşim ya.” derdi :) herhalde-- ) Bak yine oldu. Kafama göre takılayım ööyle (+ö) aklıma geleni yazayım diyorum gözüme bir şey takılıyor, hemen aklım ciddi konulara kayıyor. Bu bilimadamı lafı (sanki bana dertmiş gibi) benim için önemli bir kelime. Şimdi bu da nereden çıktı dememek lâzım bazı elemanlar bunu ısrarla biliminsanı olarak yazıyor. 40 yıllık kelime kardeşim niye ayarınla oynuyorsun diye itiraz edince de cevap hazır “bilimkadını da var, biliminsanı hem erkeği, hem kadını kapsıyor yoksa sen cins ayrımcısı mısın?” hadi (-y) buyur burdan yak. Kardeşim sen nereden geldin allahaşkına, bu ne demek şimdi? (yetişmiş adamlar pahalı diye yeni yetme iki stajyere çeviri yaptıran) Bir iki belgesel kanalı böyle bir kelimeyi üstüne basa basa iki de bir söylüyorsa bu saçmalığı niye kabul edeyim. Bu diretmedir, “ben yaptım oldu”culuktur, bilgisizlik ve cahilliktir. Peki o zaman, sen bir kelimeyi, deyim gibi genel anlamıyla algılayamıyorsan, birleşik bir kelimeyi yanlış anlayarak parçalara bölüp ayrı ayrı değerlendiriyorsan benim suçum ne? O zaman yine deyim gibi yerleşmiş bir tanım var “insanoğlu” onu ne yapacaksın? (kapak olanı en son söyleyeceğim) e şimdi oldu mu bu? bak bunu da yine cins ayrımcıları, kadın düşmanları yapmış gördün mü? Ne yapacaksın şimdi “insaninsanı”mı diyeceksin? Ne oldu? Uymadı mı? Pekiii (+2i) ya “balıkadam”a ne diyeceksin? “balıkinsanı”mı a şaşkın... Bu da sana kapak olsun:) ---- ----hadi bakiim dolaşma buralarda “avro, avro” görmiim bi daa.---- ya sanki beni delirtmek için böyle acayip şeyler gözüme batıyor, biliyorum gözüme batıran da yine benim ama ne yapayım kardeşim tutamıyorum kendimi:) şimdi ne alâka, niye güldün diye merak eden de olur “tutamıyorum kendimi” diyince aklıma bir şey geldi; bilen bilir bu sirkeci-halkalı arasında tren seferleri vardır, fakat trenler ve raylar sistem, bakım olarak biraz eski olduğu için de bindiğinizde sesten duramazsınız (ki ben bu sesi severim) ama bu sesler öyle torna atölyesi gibi kuru gürültü değildir. sanki kumkapıdan çingene tayfasını toplamışsınız da onlar çalıyormuş gibi bir cümbüş ki sormayın. Ças taka ças tak çıs tıka çıs tak.... Ben küçükken (menekşe plajına gittiğimiz zamanlar) trene bindiğimizde, zaten kırk yılda bir, bir yere giden kadınların az sonra sahip olacakları deniz neşesi trende patlak verirdi. Kendini “çıs tıka, çıs tak” sesleriyle dolu bu cümbüşe kaptırarak, vagondakilere aldırmadan ortaya atıp göbek atanlar, tren bir istasyona yaklaşıp da sesleri azalttığında yerine otururken çevreden bakanlardan biraz olsun utanıp kendini savunurdu “ne yapayım kardeşim tutamıyorum kendimi.” İşte ben de böyle tutamıyorum kendimi. Kendimce bir haksızlık, bir yanlış görmeyeyim kafamda çalmaya başlıyor benim çıs tıka çıs tak’lar... yazı yazıp para kazandığımdan mı bu kadar türkçeye sahip çıkıyorum? (daha elli kuruş aldımsa ekmek, musaf çarpsın) Yok valla ama belki de şunu farkettim; kendi çıkarından başka bir şey düşünmeyen avrupa felsefesinin zihniyetiyle (medya pompalamalarıyla) bize öğretilmeye çalışılan “kendimize ait ne varsa hepsi kötüdür, bizim milletten bir şey olmaz” düşüncesi, yerleşmesini derinleştirip, beyinlere kazındıkça durumumuz daha da kötüye gidiyor. Kardeşim sen burdan yetişmedin mi? Ben buradan yetişmedim mi? İyi kötü bir öğretmen, bir sokak yok muydu? Bu gün buradaysak bunu neye borçluyuz? Evet yüzbin kere allah kahretsinki, evet, binlerce eksiğimiz var ama bunları biz düzelteceğiz, sen ve ben. Kendimizi kötüleye, kötüleye bir şey olduğu yok, hep aynı hatta daha da kötü oluyor. E bizi toptan kurtaracak dışarıdan birileri de gelmeyeceğine göre ayılıp kendimize gelelim. Bunu yaparsak biz yapacağız. Ben de aynı şeyleri yaşıyorum, aynı ülkenin aynı sokaklarında dolaşıyorum ve bana da çok haksızlıklar yapıldı ama bunlarla mücadele edeceğimize sadece söylenip durmak, kötülemek, küçümsemek bize hiç bir şey kazandırmaz. Artık şikâyeti bırakalım, şikâyet ettiğimiz şeyleri düzeltelim... Trafiği kötü, beğenmeyebilirsin, iş ortamı, çalışma koşulları, para durumu kötü beğenmeyebilirsin ama hiç bir suçu olmayan dil, türkçe onu niye beğenmiyorsun kardeşim onu da toplum olarak sen bu hale getirmedin mi? Neden insanlar konuştuğu dili küçümseyen fikirleri destekler bilemiyorum. Söylenenlere cevap vermeye çalıştıkça, kendi kendime de kızmıyor değilim ama ne yapayım ki söylediklerimin arkasında durarak bir şekilde yapılan yanlışı da göstermem gerekiyormuş gibime geliyor. Bugüne kadar tartışılan konulara şöyle bir üstten değinecek olursak: Kimi sözcük sayısının yetersizliğinden bahsediyor (bunun sayıyla değil de kullanım şekliyle ilgili olduğunu bir sürü örnek verip anlatmaya çalışmıştım), kimi dil içinde zamanla artan yabancı kelimelerden dem vuruyor. “Yabancı kelimeleri çıkartın bakalım nasıl konuşacaksınız elinizde kalanlarla” diyen bile var. Ah be güzel kardeşim bu kadar tartışmayı, bu kadar konuşmayı ve hatta hatta “bu dilin yetersizliğini” savunurken bile yine “yetersiz bulduğun bu dil”i kullanarak fikirlerini bize aktardığını farketmiyor musun? Hani bu dil yetersizdi, fakirdi. Nasıl bütün bunları aktarabildin? (Hem de tek kelime bile yanlış anlaşılmaya neden olmadan.) Her şeyden önce bilelim ki bizim dilimiz geri kalmış (100 kelimeyle idare eden) kabile dili değil. Bunu, sıradan bir edebiyat ansiklopedisindeki yüzlerce isme ve yarattığı binlerce esere bakarak kolaylıkla anlayabiliriz. Yeni kurulmuş bir sömürgenin, zorla dayatılan kopya dilini de kullanmıyoruz. (ingiliz sömürgelerinde ya da fransız sömürgelerinde konuşulan yapay diller gibi 50 yıllık çok kısa bir geçmişimiz yok.) Neredeyse 500 / 750 yıldır (hatta daha da eskiye dayanan) kullandığımız kelimeler var. Yabancı kelimeler günümüze özgü bir sorun değil arap yarımadasındakilere yaklaşmışız onlardan birşeyler almışız, akdeniz’de ticaret sayesinde bir kültür alışverişi olmuş onlardan da bir şeyler almışız. Osmanlı kendi bünyesindeki azınlıkların kullandığı dilleri küçümsememiş, yasaklamamış onlardan da birşeyler almışız. Bu yetersizliğe değil gelişmeye açık olmaya, diline, kültürüne güvenmeyle ilgili bir şey. (Adam karşısındakine saygı duyuyor ve pilaki’ye pilaki diyor. Madem onların kültürüne ait, madem onlar yapmış ve bu şekilde isimlendiriyor çalıp da “zeytinyağlı fasulye” demeye gerek yok diye düşünüyor.) Bu şekilde birbiriyle kaynaşmış kültürler arasında olabilecek en doğal şey, diller arası etkileşimdir. Yüzlerce yıl araplarla bir arada yaşayıp da tek kelime almasaydık esas bu garip olurdu. Böyle olmasını beklemek ırkların ve toplumların kültürünü bilinçsizce küçümsemekten başka bir şey çağrıştırmadığı için bu tür görüşlere olumlu yaklaşamıyorum. İngilizcenin alt yapısını ve etkilendiği dilleri eleştirmek ne kadar anlamsızsa türkçeyi beğenmeyip fakir bir dil tanımlaması yapmak da o kadar anlamsız. Millet olmayı, devlet kurarak resmileştirebilen tüm uluslar, yaşadıkları çağa göre sahip oldukları kültürel birikimlerini hem edebi, hem bilimsel eserler vererek göstermişlerdir. Herhangi bir ulusu, devleti ya da milleti sahip olduğu kültür, ekonomi, eğitim, toplam gelişmişlik düzeyi gibi sahip olduğu özelliklere göre derecelendirmek mümkün olsa da bu en üst sıralarda olmayanları küçümsemeyi haklı kılmaz. Evet bir ülkedeki tiyatroların sayısı, okuma yazma bilenlerin oranı, uluslararası camiada yayınlanmış bilimsel makalelerinin sayısı, gazete ve kitap satışları düzeyi bir ülkenin eğitime,bilgiye olan tutkusunu az çok göstermeye yarar ama bunlar tek başına bir gösterge olarak ele alınabilir mi? Karşımızdaki bir insana: boyuna, kilosuna, mesleğine ve giydiklerine göre önyargıyla yaklaşmamız nasıl ki yanlış olursa bir ülkeyi de verdiği eğitime, eğitimle ürettiği bilime, bilimle oluşturduğu teknolojiye, teknolojiyle buluşturduğu pazarlamaya ve tüm bunların düzenlemesini yaparak dünyada sayılı ekonomiler arasına girmesine bakarak onların haklı (ya da haksız) bu başarılarını ölçüt alıp kendi durumumuzu değerlendirerek dilimizi küçümsemek de yanlış olur inancındayım. Dil bir araçtır iletişimimizi sağlar, ister afrika’da “dikkat arkanda fil var” dememize, ister amerika’da “borsada endeks tavan yaptı” dememize yarasın, işlevi değişmez. Kullandığımız dil, aklımıza gelebilen her şeyi bir başkasına aktarmamızı sağlayabiliyorsa işlevini yerine getirebiliyordur ve yeterlidir. Yabancı kelimeler konusuna gelince; Afrika’daki adamın eline bir “gps” (global position system – küresel konum sistemi) aleti verdiğimizde (o aleti oluşturan temel sistemi geliştiren bilim adamları kendi dillerini konuştukları için bu aleti de doğal olarak kendi kullandıkları kelimelerle isimlendireceklerdir) önemli olan evrensel kullanıma açılıp pazarlanmış olan bir teknolojiye, aldığı eğetimle yabancı kalmayarak bu aleti doğru şekilde kullanmasıdır. Yok eğer ille de kullandığı alete (ya da aletlere) verilen ismi yabancı kelime diye içine sindiremiyorsa önce avrupalıların afrikadaki madenleri ele geçirmek için bilerek yarattığı kabile savaşlarına son verir ve oturur kendisi bilim geliştirecek seviyeye ulaşır yapar aletin en güzelini “dikkat arkanda fil var” demeye gerek kalmaz fil yaklaşınca alet sinyal verir aletin ismini de kendi koyar kimse karışamaz ( eeee, başkasının çocuğuna isim koyabilir misin? Çocuk senin olursa ismini de sen koyarsın tabii). Tüketim toplumlarının bir ayrılmazı olan teknolojinin sahip olduğu pazarları koruyabilmesi için strateji olarak bütün dünyaya açılması kaçınılmazdır. Teknolojiyi yaratanlar sağlık ocağı ya da okul olmayan en ücra köye uydu anteni pazarlayabildiği sürece kullandığımız alet edevat ve teknik terimler de tabii ki onların verdiği isimleri taşıyacaktır. Walkman’i içicek suyu olmayan etopyalı da biliyor isveçli emekli memurda. İkisi de buna walkman diyor bu da doğal olanıdır. Zaten dili korumak dilde jandarmalık yapıp sadece her yabancı kelimeye karşılık kullanılması istenileni zorla kabul ettirmekle olacak bir şey değildir. Dili bir ülkenin tüm bileşenleri içinde (eğitim, kültür, teknoloji, ekonomi) onunla birlikte gelişen bir organ olarak görebilirsek yapılan zorlamaların ne kadar anlamsız olduğunu da anlarız. Eşitlikçi bir yaşam politikası güden, eğitime önem veren, kültürel donanımı yayarak destekleyen, teknoloji üretebilen, ekonomisi güçlü bir ülke haline geldiğimizde dilimiz de bu gelişmelere bağlı olarak zenginleşecektir. Tarım kökenli üretimimizi yok sayıp teknolojide para var diye sanayiye yönelirken gerekli altyapıyı oluşturmadan herkesin peşinde koşarsak yapabileceğimiz de en fazla montaj sanayiinde ucuz eleman sağlayan ülke yaratmaktan öteye gidemez. Demek ki dili sevmek sadece kelimeleri korumayla yabancı kelimelere karşı düşmanlık yapmayla olmuyormuş.Dile sahip çıkmak için onu bozan, yıpratan etkilerin nedenlerinin farkına varıp, gereken politikalar izlemek gerekiyor. Zaten bunu sadece dil için değil bu ülkede yaşayan herkes için zorunlu olarak yapmamız gerekiyor. Dilimiz arı bir biçimde olduğu yerde dururken insanlarımız dünyadaki bütün gelişmelerin dışında kalırsa bunların da sonucunda ekonomik yaptırımlarla açlık sınırlarının altında, patlayan çöplükleriyle gecekondu mahalleleriyle dünyaya rezil olursak. Dilimizle mi övüneceğiz? Dil toplumun parçasıdır, başarılı toplumun dili toplumla birlikte yücelir. Dilsiz toplumlar kendi başına bir şey ifade etmeyerek çöküşe doğru hızla ilerlerken, toplumu tarafından ilgisiz kalan diller de yok olmak zorunda kalırlar. Dil meselesine önem verenlerin, bu aşamada yapması gereken şeylerin başında, (toplum altyapısının özenle yeniden inşa edilmesine kadar geçecek sürede, şu anda olup bitenin farkına vararak) dilimizi küçük ve fakir bir dil olarak göstermeye çalışanların etkisinden kurtarmak gelir. Bizler kullandığımız kelimeleri, tanımları zaman zaman başkalarının etkisinde kalarak başka kelimeler kullandık, yenilerini yarattık, sildik, düzelttik ve bu günlere kadar geldik... Kelimelerimiz değişti fakat gönüllerimiz hep aynı...

Spacer
Spacer
 | 7 yorum var 
 | 11 Haziran 2005 04:31 

Etiketler: , ,

Başladım yine yazmaya kafam karışık ama “ne yazayım” diye bir sıkıntım yok aklıma ne gelirse yazıyorum aklıma gelenler karışık ama o da sorun değil her zaman en büyük sorunum düşündüğüm hızda yazamamam oldu (nasıl olmasın ben konuşmamı bile düşünce hızıma yetiştiremiyorum da bazen cümlenin sonunda söyleyeceğim kelimenin yarısını cümlenin başındaki kelimeyle karıştırıp ucube kelimeler yaratıyorum) beynimin çalışması da böyle benim daha tek kelime düşünmeyeyim bütün söyleyeceklerimi beynim, kelimeler ağzımdan çıkmadan düşünüp bitiriyor bu konuşmama da yansıdığı için çocukken öyle hızlı konuşurdum ki duyan ne dediğimi anlamak için mutlaka “ya biraz yavaş hiç bir şey anlamadım” derdi. Neyse büyüyünce düzeldi. Artık çok okumanın getirdiği bir şey midir doğuştan mıdır nedir bilemiyorum. Konuşurken bunu düzeltebiliyorsun da yazarken bu ayarı yapmaya çalışmak ölüm valla... (ben söylesem o yazsa işte teknoloji o zaman teknoloji olacak gibime geliyor) gözler görecek de, parmaklar alışkın olsa da tuşlara basacak da harfler ekranda yanyana gelecek biryandan da yazdığını takip edeceksin doğruysa devam edip yazıp duracaksın daaa... ölme eşşeğim ölme... benim bu yazma sevdamla yazma hızım hem kekeme olup hem gevezelik etmeye benziyor :) bir de bu hızla iki kitap yazıp bitirdim. Azmedip akü akü tak tak da yaptık ama (akü akü tak tak on parmak yazma kurslarında harflerin yerleri öğretilirken ilk yazılan alıştırma kelimeleridir bilenler bilir o eziyeti nasıl bir şeydir) tam anlamıyla bir hız kazanamadım çünkü bütün gün iş yerinde bilgisayar kullanıyorum yaptığım iş grafikle ilgili teknik programlar kullanmak olduğu için de mausla ve klavye komutlarıyla çalışmak zorundayım ikisi bir arada olunca durum daha da beter oluyor (hani şu almanyadan gelenlerin türkçe konuşurken araya almanca karıştırmaları gibi) cansıkıcı bir durum... ama ben ne yapacağım bu kadar öğrenmişim vazgeçer miyim? Aslaaaa zaten iki üç dergiye devamlı yazıyorum (onlara da onaltıkırkaltı olarak yazıyorum) başka dergilere imzasız, dergi adına ciddi konular çevirip yazıyorum bir de kendim için öyküler falan derken bayağı bir yazıyla haşır neşirim yani... buraya niye yazıyorum onu bilmiyorum cansıkıntısı ya da salaklık mı yaptığım... bilemem (tabii insan kendine konduramıyor:)) burada sanki kendimi kısıtlamadan istediğim gibi yazabiliyorum, bunun da etkisi yok değil. iyi ki böyle bir yer var, ilk akıl edip de yapan arkadaşların eline sağlık... hergün içeriği takip etmek de ayrı bir zevk, zaman zaman bazı arkadaşlar tartışıp kapışsa da seviye hep sağlam, böyle arkadaşların var olduğunu görmek beni sevindiriyor hepsi cin gibi valla. Televizyonlarda birbirinle konuşamayan insanlara sinir olduğum için tartışma programı bile seyretmiyorum artık. Yazma olayını bir şekilde merak edenler varsa kurcalamasınlar diye tabii ki buraya takma isimle yazıyorum ama merak edilecek bir durum da yok öyle tanınmış bilinen biri de değilim zaten. Evet niyeyse böyle yaz allah yaz ne olacaksa artık dur aklıma geldi bir benzetme yaparak açıklama yapayım çok gençken müzik konusunda otorite sayılabilecek bir abiyle tanışmıştım. Ben tabii ki çölde vaha hesabı adamın bıktığı muhabbetlere girmeye çalışıyorum (kasetlere listeyle kayıt yapıldığı zamanlar) çocukluk işte o zamanlar da pop müzik devrini kapatıp hardrock/hm falan dinlemeye başladığım dönemler, bu abiyle konuşuyoruz işte, abi baktı ki biz öyle yaş olarak ufacık tefeciğiz ama içi dolu turşucuk pozisyonundan da bir hayli uzağız, benim anlattıklarımdan yola çıkarak, benim hakkımda kehânette bulundu. Sen böyle müzikte en iyiyi aramaya devam edersen, üç beş yıl sonra seni cazdan başkası kesmez. (Valla doğru çıktı hatta caz bile kesmiyor ama bu ayrı bir konu) neyse benzetmenin ikinci ayağına geçeyim (daha bitmedi ve üçüncü ayağıda var, ya sabır, han duvarları gibi olacak bakalım yedik bir mok sonunu nasıl bağlayacağız rezil olmak işten değil) evet parantez arasında heyecan bölümünü de ekledik devam edelim bu arada beni okumaya kalkıp yazının sonuna ömrü vefa etmeyenlere tanrıdan rahmet yakınlarına başsağlığı dilerim ne de olsa çatlar yani insan bu değil mi... evet uzatmayalım (ulan demek bir de uzatsam) benim çok sevdiğim bir edebiyat öğretmenim vardı (dikkat ikinci ayağa başlıyoruz yanınıza yiyecek içecek küçük el radyosu falan alın sonra söylemedi demeyin) benim dersler “eh işte” durumunu zorluyor. öğretmenim çağırdı “ya, sen ders sırasında hepimizi bastırıyorsun maaşallah ama yazılılarda ben senden on beklerken hep altı yedi niye böyle?” “okumaktan ders çalışamıyorum ki hocam” dedim “ne okuyorsun?” dedi haliyle cevabını verdik tabii, “george politzer, felsefenin temel ilkeleri” “aaa oğlum, ne diye okuyorsun böyle şeyleri, karıştırma kafanı bunlarla” dedi tüm iyi niyetiyle. ben de açıkladım “geçen hafta das kapitali bitirdim ama kafama takılan şeyleri çözmek için bunu da okumam lazımdı” kadın “oğlum onları okuyacağına ......... okusana” diyor ben “okudum” diyorum “.......... oku” diyor ben “okudum” diyorum. inatlaştık ve böyle sayabildiği kadar sayıyor harbiden de hep okuduklarım çıkıyor durdu ve şöyle dedi (ki bana da o zaman dank etti) oğlum sen niye kendini bu kadar yalnız hissediyorsun? (Yaaaaa akıllı görmüş geçirmiş insanın hali başka oluyor draaaank diye de nasıl anında teşhisi koydu kadın) (Gelelim üçüncü ayağa yani velettalin amin kısmına gözünüzü korkuttuğum kadar yokmuş değil mi?) şimdi diyorum acaba büyüdük dünyayı anladık az çok, iyice içimize kapanıp her şeyden umudu kesip, yaşamanın bir anlamı kalmadığını düşünmeye başladık da konuşacak kimse bulamıyoruz diye mi bu yazma manyaklığı böyle debreşti? aynen pop müzik basit gelip de hardrock yetmeyince hm’ye, oradan da caza yönelip onun da mokunu çıkartmamız gibi. oku oku yetmesin, bir yandan da yazmaya kalk dergilere, fanzinlere, sitelere, kitaplara kırk yere yaz, daha hâlâ gözümüz doymasın... eğlence diye (kuralsız plansız deli saçması ayarında oluyor ne güzel, ekranlar doldukça benim içim boşalıyor) sanal alemde günlük dolduruyoruz. Bu günlük lafına da acayip uyuz oluyorum. ne bu böyle 17. yy. da 15 yaşında kız hatıra yazıyormuş gibi. Zaten günlük diyince aklıma bu tür yazılan günlüklerden önce bir çam türü olan günlük ağacı geliyor. (doğarken de resmen ters doğmuşum valla, benim hayatım hep böyle ters) bir de yazarlar böyle “sevgili günlük” haydaaa ne diye elin selülozuna sevgili diyeyim kardeşim. diyeceksem de gider mahallenin bakkalına derim bari gayri safi milli veresiye pozisyonum yükselir. Oh ne güzel biz düşünüp biz yazacağız bomboş bir “yer” sevgili olacak. hayır o kadar kolaysa sen yaz, ben öyle “gönlünden temiz bir sayfa” gibi durup, sevgili olayım. Haaa dersen ki ben adaya düştüm adım da robinson’dur o zaman sen “de” kardeşim sevgili günlük di mi? (Ben ne düşüneceğim cuma düşünsün anasını satayım...) evet bunları bir kenara bırakıp başka konulara atlayalım mesela kaldırımlar sağlamken sadece taşların havasını almak için iki de bir kaldırım döşeyip/yenileyip belediyenin ihale paralarıyla orayı burayı söküp dikenlerle bile ilgilenmeyen ben, bugün devletin aklına gelmeyen birşeye devlet yararına kafayı taktım. şimdi yeni bir kanunla basına mahkemelerde yargılanacak sanıkların, tanıkların filmini ve resmini çekmek yasaklanacakmış. Onun yerine mahkeme ressamları davanın temsili resimlerini yapacakmış. Pes be kardeşim pes. Devir bilgisayar devri. mahkemede kendi memuruna çektir resmi, yap üstüne photoshopta kristalize efekt, sat basına, olsun bitsin. hem para kazan hem elinde boya kalemleriyle bu yaşında “sanat yaptık halk anlamadı, yapmadık aç kaldık, ulan sanattan anlamayan cahiller mahkemelere düşersiniz inşallah” diye dolaşan ve personel yetersizliğinden sanat olarak ancak cin ali ve topacı seviyesindeki ressamları kullanıp ibrahim çallıyı rahatsız etme. Ya bu memleketi anlamak mümkün değil valla ama artık böyle böyle hep beraber yavaş yavaş düzeltmek için konuşacağız. Zamanla, burada yazan cin gibi arkadaşlarımız var onlar biryerlere gelince birşeyler yapacaklar diye düşünüyorum. zaten toptan bu avrupa kültürünün gizli bir dayatması olan kendini küçük görüp onları yüceltme huyumuzu da bir kenara bırakalım artık. adamlar dünyanın bütün zenginliklerine zorla konmuş kendi ülkesi “krem de la krem” daha hâlå gözü elâlemin malında. ortalığı dağıtıp kendini pazarlarda yüceltsin diye de “ben şöyleyim, ben böyleyim, senden bir mok olmaz. sizde demokrasi yok” ulan sen de var da ne oluyor ben acaba orada vatandaş olsam bile işine gelmeyeni bana söyleme hakkı vermedikten sonra ne demokrasisinden bahsediyorsun (isveçte mi isviçrede mi ne hâlâ kimsenin bir türlü bir belgeyle çıkıp bir şey söyleyemediği “çamur at izi kalsın politikası” ürünü, ermeni soykırımı palavrasına karşı çıkıp da böyle bir şey yok derseniz (yani avrupanın göbeğinde fikrinizi söylerseniz) pariste eifel kulesinin direğinin dibine köpeğinize büyük abdest yaptırtmışsınız gibi ceza yazıyorlar) hani demokrasi? Bunları yemeyelim, yönetim ve kurallar oldukça, bir arada yaşamak zorunda oldukça bazı yaptırımlar olacaktır. bu amerikada da böyleeee sudanda da, almanyada da böyleeee türkiyede de. Onların cennet vadettiklerine bakmayın siz. onların adaleti ve demokratik özgürlükleri macdonalds menüsü gibi, evet seçim özgürlüğü var ama bu menülerden birini seçeceksin öyle almanyaya müslüman, fransıza cezayir, ingiltereye hindistan, belçikaya, italyaya ve hollandaya afrika demeyeceksin onlar oralara demokrasi götürdüler aynen kendilerini hitlerin elinden kurtardı diye hâlâ kompleks duydukları amerika abileri gibi. tabii ufak bazı sorunlar çıkmadı değil demokrasi götürdükleri yerlerde damarlarına özgürlük zerkedilenlerden kayıp çok fazla olduğu için, bu demokrasiyi yaşayacak adam kalmadı ortada. kalanlarda kültürel erozyona uğratılıp kendilerini haklı görecekleri bir kıvama getirildiler ki (afrikadaki yerli elmaya elma demeden de mutlu mesut yaşarken) bunların demokrasileri sayesinda fransadan çok fransızca konuşan adamlarla doldu altı kazılıp madenleri elinden alınan afrika... o yüzden neymiiiş, bunların her dayatmasına her söylediğine tamam demiyeceğiz yok kalmadı karşıki bakkaldan çocuğa aldırayım yalakalıkları yapmayacakmışız... ama ne var, oradakilerde insan. hepsini seviyoruz, onların büyük bir kısmı sıradan insanlar, orada doğmuşlar, orada o kültürle yetişmişler, onları da suçlayamayız. bütün dünya insanları kardeştir lafını hala bu devirde savunuyorum, bu eleştirdiklerim avrupalı siyasi yöneticilerin ve onlarla çıkar ilişkisi olan dev holdinglerin ayıbıdır. Ya yine dayanamadım siyaset politika falan yazdım halbuki ne kadar yavaş ve ağırdan kafama göre takılıyordum. Bunlar adamda kafa mı bırakıyorlar... (ya da insan olup da, olup bitenlerden etkilenmemek mümkün mü.) Geçenlerde aklıma geldi şöyle salak gibi, bir güzel, saçma da olsa ütopya yazayım diye. Düşünüyorum, ya aklıma ne gelse, o olmaz çünkü şöyle şöyle nedenler var, yok şu olmaz çünkü uluslararası kanunlar, anlaşmalar var diyorum, bir türlü yeryüzünde insanlık adına (ki ben göya hayal gücüne güvenen biriyim) iki hayâl bir ütopya kuramadım, hep birileri gelip bozuyor ve anladım ki jerzy kozinski nin boyalı kuşu’ndaki kahraman çocuk tutsak kalan tavşanı acıyıp serbest bırakınca, tutsaklığa alışıp kırlara koşmadan kafese geri dönen tavşana dönmüşüz. en kötüsünü yapmışlar bunlar bize, hayallerimizi çalmışlar...

Spacer
Spacer
 | 1 yorum var 
 | 03 Haziran 2005 03:50 

Etiketler: , ,

sevgili günlük;

bazı noktalama işaretlerinden sonra bir boşluk bırakılır, yazıya öyle devam edilir. nokta, virgül, iki nokta üstüste, noktalı virgül, ünlem, soru işareti, üç nokta bu kurala uyan işaretlerdir. parantezler ise özeldir, açtıktan sonra değil de, kapattıktan sonra boşluk bırakmak gerekir.

bunları neden mi yapıyoruz? yazılarımız birleşip birleşip tren olmasın diye.

şöyle ki sevgili günlüğüm;

ben şimdi sana noktadan sonra boşluk bırakmasam.devam etsem yazmaya,virgülden sonra da yok bişey...hatta bu da birleşik;inanmazsın.

Spacer
Spacer
 | 5 yorum var 
 | 24 Mayıs 2005 03:30 

Etiketler: , ,
Spacer
Spacer
 | 0 yorum var 
 | 02 Şubat 2005 16:34 

5 ay aradan sonra 5. yaşına girmesine 5 gün kala açtık, nihayet. aslında tam bitmedi, tasarımımız bile uygulanamadı görüyorsunuz. ama olacak, kısa sürede. çok fedakar milk, hafif ve cemshid'in üstün çabalarıyla tekrar doğabildik. 2 kere size çaktırmadan altyapı değişikliği oldu. bu seferki süper. hataları bu bildiriye yorum olarak girmenizi rica edeceğim. biraz gezip, yeni oyuncaklar hakkındaki görüşlerinizi belirtmenizi de isterim. eski kullanıcılar "eski hesabımı kurtar" linki ile kendinizi yeni sisteme tanıtabiliyor. bir sorun çıkarsa o bölümün gerekliliklerini yaptıktan sonra şifremi hatırlat diyerek yeni şifrenize ulaşabilirsiniz. ben çok özlemiştim siteyi ama yine de alışmamız ve eski yazma performansımıza kavuşmamız zor olacaktır diye korkmaktayım. isterseniz, adresi bookmark bar'ınıza hemen sürükleyip bırakın, gördükçe alışırız hepimiz..

Spacer
Spacer
 | 30 yorum var 
 | 26 Aralık 2004 23:14 

Etiketler: , ,

16 yaşındaki bir satanistin günlüğünden, tüyler ürpertici itiraflar... buradan alalım sizi...

Spacer
Spacer
 | 0 yorum var 
 | 28 Ocak 2002 11:19 

Önceki 1 ... 10 11 12
bildirgec.org bölümleri
pillinetwork hesabınızla giriş yapın.

etiket menüsü

bildirgecinfo

bildirgec.org içeriği kullanıcıları tarafından üretilen kolektif bir blogdur.

network siteleri

RSS Dosyası
pillikutu