1896 yılında
Radyum,
toryum ve
uranyum gibi elementlerin kendiliğinden enerji açığa çıkarması
radyoaktifliğin keşfedilmesine neden oldu.
Marie Curie unutmamak gerekir. Ama doğal şartlar altında ışın saçarak ortaya çıkan radyoaktif madde kullanılamayacak kadar değerliği azdı.
Rutherford Alfa ışınlarının atom çekirdeğini parçaladığını keşfedince nükleer fizikte önemli bir gelişme meydana geldi. Daha sonraki araştırmalar içinde 1932 de
nötron bulundu. 235 atom ağırlığına sahip olan uranyum üzerinde
fizyon 1939 yılında keşfedilince zincirleme reaksiyonların başlangıcı da bu sayede atılmış oldu.
Zincirleme reaksiyonlar sonrasında sadece yüksek enerji meydana gelmekle kalmıyor ardından plütonyum gibi tabiatta olmayan yeni elementler ortaya çıkıyordu. Plütonyumun kullanılabileceği yegâne sahada
atom bombası yapmak olup gerekli plütonyum üretimi için ABD’nin Columbia Irmağının yayında
Hanford Works tesisleri kuruldu. Dünyanın ilk nükleer reaktörü plütonyum üretimi için kuruldu. 1954 yılında da Sovyetlerde enerji üretimi için nükleer santral faaliyete girdi. ABD’nin 1955 yılında yaptığı
Nautilüs nükleer denizaltısını 20 yıl sonra 250 soyvet nükleer denizaltısı ile 120 nükleer santrali izledi.
Nükleer santrallerin enerji üretimi ve yakıt tüketiminde uzun süreli beklemeli davranışı bütün ülkelerin iştahlarını kabartan olmuştur.
Bu yazı dizi halinde devam edecektir.