AMERİKAN SOYKIRIM TARİHİ
Amerikalı Tarih Profesörü David E. Stannord, Amerikan Soykırım Tarihi adlı kitabında; Kaptan Kolomb’un (Columbus) 1492 yılında Amerika’yı “keşfi”nden günümüze kadar uzanan Kızılderili Soykırım Tarihini, nesnel açıdan inceleyerek, yüzlerce kaynaktan derlediği belgelerle anlatır.
Hollywood’un Kovboy filmlerini izleyen, çocukluğunda Teksas, Tommiks, Kinova gibi Amerikan çizgi roman kahramanlarının maceralarını okuyan kuşaklara sunulan ileti hiç değişmez; Amerika’yı işgal eden kahraman beyaz adamlar iyi, on binlerce yıl Anakara’daki yurtlarında barış içinde yaşayan ve bu yaşama sürdürmekten başka kaygısı ve düşüncesi olmayan Kızılderililer ise, beyazların kafa derisini yüzen, onları öldüren kötü adamlardır. Sömürgeci Amerikalılar bu bakış açısının propagandasını her araçtan yararlanarak yapmakta ve dünya kamuoyunda bu düşüncenin etkin kılınmasına çalışmaktadırlar.
Amerikan Soykırım Tarihi, beyinlere yerleştirilen, basbayağı kazınan bu yerleşik önyargıları kıran ve bu düşünceyle koşullandırılan kafalara gerçekleri anlatan bir kitaptır. Amerikan tarihi nesnel, gerçekçi bir dille okuyucuya aktarılırken, Kızılderilileri yok etmek için uygulanan vahşetin boyutları okuyucunun tüylerini ürpertir, kanını dondurur.
Tarih, ona ilgi duyanların dersler çıkaracağı önemli bir bilim dalıdır. Amerikan Soykırım Tarihi, aynı zamanda emperyalizmin de kanlı tarihidir. Amerikan tarihinin öğrenilmesi, Amerika’nın bugünkü yaptıklarına ve yapacaklarına ilişkin çözümleyici, bireşimci düşünceler kazanılmasına da yarayacaktır.
Yüzlerce yıl doğal kaynakları sömüren, özgür doğan ve özgür yaşayan insanları en temel haklardan yoksun bırakarak köleleştiren, maden işletmelerinde, tarım çiftliklerinde yüz binlerce kölenin emeğini kullanarak, köle ticaretini kendilerine en doğal hak olarak gören, yurtlarında doğaya, çevreye zarar vermeden uygarca yaşayan insanları çocuk, yaşlı, kadın demeden organlarını keserek, yakarak, işkenceyle, vahşice öldüren ve onların topraklarına el koyan sömürgeci ve yayılmacı güçler, sömürü yöntemlerini değiştirerek bugün de aynı acımasızlıkla sömürüyü sürdürmektedir.
Bugün, Kuzey ve Güney Amerika’ya Beyaz Adam gelmeden önce bu coğrafyada 90–112 milyon arası insanın bulunduğu, bilimsel araştırmalarla ortaya çıkarılmıştır. Aynı zaman diliminde Avrupa’nın toplam nüfusu 60–70 milyon, Afrika’nın nüfusu ise 40–72 milyon arasındadır.
Amerika adı verilen kıtadaki yerli Kızılderililerin toplam olarak 100 milyonunun öldürülmesi, bir başka deyişle her 100 Kızılderili’den 95’inin yok edilmesi soykırımın akıl almaz boyutları hakkında sayısal bir bilgi vermektedir. Öldürülen insanların niceliksel (sayısal) olarak fazlalığının ötesinde çok daha acı olanı da, yok etme eyleminin sözcüklere sığmayacak ölçüde ürküntü verici olmasıdır.
Kolomb’un Karayip’lere ilk ayak basışından sonraki 20 yıl içinde Adalarda yaşayan 8 milyon insan, Beyaz Adamın getirdiği bulaşıcı hastalıklar ve uyguladığı şiddet sonucu yaşamını yitirmiştir. Yirminci Yüzyılının iki büyük paylaşım savaşıyla bir kıyaslama yapılacak olursa, 1. Dünya Savaşında 53 milyon insan, 2. Dünya Savaşında ise 56 milyon insan yaşamını yitirmiştir. 1945’te Amerika’nın Hiroşima’ya attığı atom bombası sonucunda 130 bin kişi ilk patlama sırasında ölmüştür. Daha sonraki 5 yıl içinde de, bombanın etkisi sonucu yaşamını yitiren insan sayısı 200 bine ulaşmıştır.
AMERİKALILARDAN ÖNCE ANAKARA’NIN DURUMU ve YERLİLER
Buzul Çağı olarak adlandırılan (M.Ö. 80.000–10.000) dönemde, Asya ve bugünkü Kuzey Amerika birbirlerine Beringia (Bering) adı verilen büyük kara paçasıyla bağlanan, tek bir kara kütlesi durumunda idi.
Profesör Stannord’un da belirttiği gibi, Kuzey ve Güney Amerika’nın ilk insanlarının, kuzeydoğu Asya’daki ata yurtlarından göç eden insanların torunları olduğundan bugün artık kimsenin kuşkusu kalmamıştır.
Kırk bin yıl boyunca -yerkürenin dörtte birini kaplayan- bu anakaraya yerleşen insanlar, içinde bulundukları doğal çevrenin zenginliğinden de yararlanarak kendilerine mutlu yaşam alanları yarattılar. Yerlilerin bir kısmı küçük topluluklar biçiminde yaşamlarını sürdürürken, geriye kalanlar da büyük yerleşim merkezleri oluşturarak, uygar kentlerde gönenç içinde yaşadılar.
İnsan yaşamının ve düşlerinin çok ötesinde on binlerce yıl süren bu süreçte, önce Anakara’nın kuzeyine gelen, sonra da güneye doğru ilerleyerek yerleşimlerini sürdüren bu insanlar; çağını aşan, olağanüstü, büyük görkemli uygarlıklar (Maya, İnka) yarattılar.
Amerikan yakın tarihini yazan, anlatan birçok tarihçi yanlı, öznel, gerçeklerden uzak değerlendirmelerle, Kızılderili topraklarından “boş alanlar”, “yabanıllık”, “açılmamış araziler”, “bakir topraklar” , Kızılderililerden ise; “vahşi”, “ilkel”, “barbar” olarak söz ederler.
Nitekim, Harvard’lı tarihçiler Oscar Handlin ve Bernard Bailyn’in yazdıkları, erken dönem Amerikan tarihini konu alan kitaplarında; bütünüyle insanların oturduğu ve tarım yapılan Kızılderili topraklarından “boş alan”, “yabanıllık”, “büyük kaos”, “açılmamış araziler” ve “huzur içindeki Avrupalıların yararlanmasını bekleyen bakir topraklar” biçiminde söz etmektedirler. Bailyn; işgalci İngilizlerin uyguladıkları zorla çalıştırma uygulamasını ve kölelik kurumunu da, “nüfusa iş sağlanması” biçiminde değerlendirmektedir.
Sömürgeci ve yayılmacılarda egemen olan bu yaygın ırkçı, aşağılayıcı bakış açısı, yalnızca Amerika Anakara’sı için değil, işgal edilen Afrika ve Avustralya Anakara’larındaki yerlileri de kapsayacak biçimde sürdüldüler.
Nitekim bu dönemde Amerikan Kızılderililerin uğradığı soykırım yazgısına Avustralya Anakarası’ndaki Aborjin yerlileri de paylaşmıştır. Beyaz adamın gelişinden sonraki yıllarda toplu kıyım ve hastalıklardan dolayı Aborjin nüfusunda da büyük azalmalar yaşanmıştır.
Geleceğin yazgısı bizim elimizdedir düşüncesini taşıyan sömürgeci Beyaz Adam; “Kurumları ve buluşları despotizm, fetişizm ve yamyamlık olan bu ırklar, insan türünün en soylu koluyla büyük varoluş savaşımında kalıcı olmayı bekleyemezler… Biz aşağı Avustralyalıları yok ederken amansız doğal seleksiyon yasasına başvuruyor ve acımasızca bu yasayı uyguluyoruz.” düşüncesini de sözde bilimsel ve akademik yayınlarda utanmadan savunmaktaydı.
Oxford Üniversitesi’nde, Modern Tarih alanında Kraliyet Profesörü olan Hugh Trevor-Roper, The Rise of the Christian Europe (Hıristiyan Avrupa’nın Yükselişi) adlı kitabının başlangıcında, “Tarihsiz insanlardan ibaret olan, dünyanın resmi yapılacak kadar güzel, ancak uygunsuz köşelerindeki barbar kabilelerin bir işe yaramayan davranışlarından” söz eder. “Belki de gelecekte öğretilecek bir Afrika tarihi olacaktır, ancak şu anda öyle bir tarih yoktur veya olan çok çok küçüktür: Yalnızca Afrika’daki Avrupalıların tarihi vardır. Gerisi büyük ölçüde karanlıktır, Avrupalılardan, Columbus’tan önceki Amerika tarihi gibi. Karanlıksa tarihin konusu değildir.” yorumuyla da Amerika ve Afrika kıtalarında yaşayan yerlilerin tarihini yok sayar.
Emperyalistlerin, yerli halkları nüfus açısından az göstermesinin yanında kültürel, sosyal, siyasal yönleriyle de küçültücü, aşağılayıcı değerlendirmelerde bulunması ve bu yöndeki tarihsel saptırmaların yaygın ve etkili bir biçimde kullanması; yüzyıllardır toprakların yerlilerden zoralım yoluyla ele geçirilmesi ve köleleştirme politikasına uygun ortam kazandırma yönteminin bir uzantısıdır.
KIZIDERİLİLERİN SOSYAL ve KÜLTÜREL YAPISI
Kolomb öncesi dönemde, Anakara’da 3000 yıldan uzun bir süredir mısır ve balkabağı yetiştiren, tarımla ve zanaatkârlıkla uğraşan topluluklar barınmaktaydı. Tarım, güneybatı halkları arasında, Orta Amerika’nın kuzeyinde kalan diğer bütün topluluklardan daha yüksek bir gelişim düzeyine ulaşmıştı. Örneğin Hohokamlar, 1700 yıl öncesinden başlayarak ekinlerini sulamak için büyük ve çapraşık bir sulama kanalı ağı yapmışlardı. Süs eşyaları, çömlekler, toplu konut yerleşim yerleri yapımı konusunda uzmandılar. Olağanüstü sanatsal yeteneklere, usta zanaatkârlara ve mimari bilgilere sahiptiler.
Çanak çömlekçilik, en az 4000 yıl önce gelişmiş ve gerçek anlamıyla tarım da yaklaşık 1000 yıl sonra onu izlemiştir. Güneydoğu halkı ağırlıklı olarak avcılık ve balıkçılıkla uğraşmaktaydı. Geniş kamu binaları, aile evleri topluluklarıyla, yerleşik düzende yaşıyorlardı. Mısır ve fasulye yetiştiriyorlar, yılda iki, üç kez ürün alıyorlardı. Bu insanlar sepet örme, marangozluk, çanak- çömlekçilik, dokumacılık, dericilik ve balıkçılık konusunda çok gelişmişlerdi.
Zengin bir kültürel çeşitlilikle örgütlenen Kızılderililer, yönetim görevi yüklenmiş kişilerden oluşan bir kurulla yönetmekteydi. Siyasi açıdan güçlü, merkezi yönetimlere sahip, yerleşik, çok katmanlı topluluklar oluşturmaktaydılar. Güneybatının yerli halkları, diğer yöre halklarında da olduğu gibi siyasi eşitlikçi dünya görüşleriyle ve kişisel özerkliğe saygılarıyla tanınmışlardır.
Kuzeydoğu bölgesindeki kültür birliklerin siyasi sistemi ise, 15. yüzyıl ortalarında kurulan ve bağımsız Mohawk, Oneida, Onondağa, Coyuga, ve Senega halklarından oluşan Iroquoi Birliği’nin Beş Uluslu Konfederasyonuydu.
Beş Ulus Birliği’nin temelini oluşturan düşüncelerin bir kısmı, Amerika Anayasası’nı yapan en demokrat kimseler için bile fazlasıyla ilericiydi. Beyazların, Kızılderili yönetiminde çok önemli yeri olan kadının oy kullanma hakkını kabul edebilmeleri için neredeyse 1,5 yüzyıl geçmesi gerekecekti. Iroquoilerın benimsedikleri çocuk bakımı ve eğitimini ilgilendiren yasayı Beyazların benimsemesi için yüz yıl kadar zamanın geçmesi gerekmişti. (J.N.B. Hewitt’in 75 yıl önceki açıklaması, Smith Sonian Enstitüsü)
Kadının toplum içindeki saygın yeri, Beş Ulus Anayasa’sında da kesin, açık bir dille yer almıştır: “Beş Ulusun soyları kadının soyundan sürecektir. Kadınlar ulusun ataları olarak kabul edilecektir. Arazi ve toprağın sahibi onlar olacaktır. Erkek ve kadınların konumu, annenin konumundan sonra gelecektir.”
Antropolog Peggy Reeves Sonday’ın da saptadığı gibi; Iroquoiler simgesel olarak ekonomi ve aile alanlarında anaerkildiler, kadın egemen bir toplumdular. Büyük, uzun evleri Irogoui kadınları yönetiyorlardı.
Cizvit Piere de Charlevoix,o tarihte, günümüzün New York, Michigan ve Doğu Kanada diye adlandırılan yerleri gezmiş ve Kızılderili çocuklarının çok küçük yaştayken, görünürde zıt yönlere; özünde bir senteze ulaşan, hem onurlu bağımsızlığa hem de işbirliğine dayalı komünsel toplumsallaşmaya yönelik olarak, başarıyla özendirilmesini ve yetiştirilmesini çok beğenmiştir. Yine, belirttiğine göre, anne ve babalar bu amacı en nazik ve en ince eğitim teknikleri kullanarak gerçekleştirmekteydiler: “Baba ve anneler çocuklarına bütün yaşamları boyunca korudukları, onura ilişkin belli bazı ilkeleri aşılamak için hiçbir şeyi gözardı etmiyorlar, bu doğrultudaki yönlendirmelerini her zaman dolaylı bir yoldan iletmeye özen gösteriyorlardı. Gurur ve şerefin – böylece de utançtan kaçınmanın- vurgulanması, yetişkin yol göstericiliğinin temel aracıydı.”
“Kızılderililer yapı olarak sakindir ve erken yaşta kendilerinin efendisi durumuna gelirler, öyle ki başkalarından çok aklın yol göstericiliğini yeğlerler. Öte yandan Kuzeydeki uluslar, doğaları gereği ahlaksızlığa eğilimli değillerdir.”
Christopher Colombus, “yeryüzünün cenneti” dediği Ada’nın insanlarına ilişkin ilk gözlemlerine dayanarak Yerlilerin nitelikleri hakkında değerlendirme yapar: “…Demir, çelik veya silahları yok, ne de bunları kullanmayı biliyorlar, çünkü boylu boslu insanlar olmalarına karşın oldukça ürkekler… Bunlar öyle içten ve cömertler ki kimse görmeden inanmaz. Sahip oldukları herhangi bir şeyi onlardan isterseniz, asla hayır demezler; aksine kendileri insanı paylaşmaya davet eder, yüreklerini verircesine sevgi gösterirler ve değerli değersiz kendilerine verilen herhangi bir şey ne kadar küçük ve ne türden olursa olsun, bundan çok hoşnut olurlar.”
Kızılderililerin yaşam biçimlerine –özellikle de dönemin İngiliz sosyal ilişkilerinde yokluğuyla dikkat çeken barışseverlik, cömertlik, güvenirlik ve eşitliğe- duyulan hayranlık, çok az İngiliz gözlemci tarafından da olsa doğrulukla dile getirilmiştir. Virginia’nın yerli halkının iyilikleri, güzellikleri gösterilerek açıkça övülmüştür.
Orta Amerika’nın savaş yasalarına göre, Kızılderililerin savaşa yönelik tutumu Beyazlarınkinden çok farklıydı. Savaşın nedenleriyle birlikte önceden karşı tarafa bildirilmesi Kızılderili Yasalarına göre zorunluydu. Bu konuda, bir Lenope Kızılderilisinin 17. yüzyılda, İngiliz koloniciyle yaptığı görüşmede söylediği sözler, Kızılderililerin savaş olgusuna bakışının özeti gibidir:
“Biz barış içinde yaşamak istiyoruz. Eğer herhangi bir zamanda savaşmaya niyet edersek, bunu ve savaş gerekçelerimizi size bildiririz; eğer savaş nedeni olan, bize verdiğiniz zararı öderseniz sizinle savaşmayız. Ve siz herhangi bir zamanda bizimle savaşmaya karar verirseniz, bunu ve savaş gerekçelerinizi bize bildirmenizi isteriz; o zaman eğer size verdiğimiz zararı ödemezsek bizimle savaşabilirsiniz. Aksi durumda bunu yapmamanız gerekir.”
Roger Williams da, Kızılderililerin savaş konusundaki düşüncelerini değerlendirir: “Kızılderililerin savaşları hiç de Avrupalıların acımasız savaşları kadar kanlı ve yok edici değildir; vuruşma alanında seyrek olarak yirmi ölü olur… Ova savaşlarında, sıçrayarak ve dans ederek savaşırlar; seyrek olarak bir ok isabet eder; biri yaralandığında, vuran kişi yaralının yanına gitmezse, çok zaman geçmeden savaşı bitirir ve yaralının yarasını sararlar. Bunlara ek olarak Kızılderililerin onur anlayışına göre, rakiplerinin kadın ve çocuklarına kıyılmaması olağandır.”
Kızılderililer arasında büyüyen beyaz çocuklar, onlarla birlikte yaşayan yetişkin erkek ve kadınlar da Batı kültürüne sırtlarını dönmüşlerdir. Kesinlikle Beyazların yanında yaşamayı istememişlerdir. Bu durum, J. Hector St. John de Crevecoeur’un serzenişinin de nedeniydi: “Binlerce Avrupalı Kızılderili oldu ve elimize bu yerlilerden birinin bile Avrupalı olmayı seçtiğini gösteren tek bir örnek yoktu.”
Amerika yerlilerinin kültürel özelliklerinden biri de olağanüstü konukseverlikleriydi. Avrupalı ilk işgalciler de anılarında bu özellikten söz etmişlerdir. Kızılderililer, ilk gelen kolonicilere yaşamak için gerekli olacak ürünlerini sundular, tarımda, avcılıkta, el sanatlarında geliştirdikleri teknikleri öğrettiler. Ancak bu iyi niyetli davranışlarının bedelini sonradan çok ağır biçimde ödediler.
Sonuç olarak, “Kızılderililerin açıklık ve cömertliği, Avrupalıların sinsiliği ve açgözlülüğüyle karşılandı.”
Yaşam koşullarının düzeyi nedeniyle çok sağlıklı insanlar olan Kızılderililer, Avrupalıların gelişinden sonra yakalandıkları salgın hastalıklar nedeniyle de büyük yıkımlara uğradılar.
SALGIN HASTALIKLAR
Kolomb, 3 Ağustos 1492’de Atlantik’e doğru yola çıkarken geride bıraktığı İspanya ve Avrupa halkları kıtlık ve salgın hastalıktan kırılıyordu. Avrupa’da açlık, yoksulluk, şiddet, işkenceler günlük yaşamın ayrılmaz parçasıydı.
Avrupa’da kıtlık, açlık yüzünden birçok yerde görülen yerel ayaklanmaların ardından 1524 yılında patlak veren Köylü Savaşı, 100 binden fazla insanın ölümüne neden olmuştur. Bir yandan veba ve çiçek hastalığının salgınlar olarak ortaya çıkışı; diğer yandan kızamık, grip, difteri, tifüs, tifo ve başka hastalıkların olağan yayılmasıyla birlikte Avrupa şehir ve kasabaları hastalıklar kasıp kavruluyordu. Bu hastalıklar, tek bir seferde kent nüfuslarının yüzde 10-20’sini yok ediyordu. Öyle ki 17. yüzyıl ortalarında bile seksen binden fazla Londralı – şehirde yaşayan altı kişiden biri, birkaç ay içinde -kara ölüm denilen- vebadan öldü. Veba ve diğer bulaşıcı hastalıklar aralıklarla her yerde yeniden ortaya çıkıyordu.
Avrupa’da bu dönemde doğan çocukların yarısına yakını on yaşına varmadan ölüyordu. Kıtlık tehlikesi özellikle kırsal bölgede yaygındı. Genelde nüfusun yarısından çoğunun yaşadığı kırsal kesimde, insanlar geçimlerini sağlamaya yetecek tarımsal alandan yoksundu. Kırsal bölgedeki topraksız, açlık çeken, hastalıklı köylüler çareyi göç etmede arıyorlardı. Bu nedenle de yaygın göçler yaşanmaktaydı.
Avrupalılar, Yerlilerin Adası’nı keşfettiklerinde(!), işgal sırasında bu salgın hastalıkları da birlikte getirdiler. Yerlilere uygulanan soykırımın sıkıntısız bir yöntemi de bulaşıcı hastalıkların yayılması ile oldu.
KARAYİPLER’DEKİ KIZILDERİLİ SOYKIRIMI ve İŞGAL
Beyaz Adam Ada’ya ayak basar basmaz yerlileri öldürerek, onları köle olarak kullanarak topraklarını ele geçirmeye koyuldu. İşgali, kendilerince hukuksallaştıracak, meşru kılacak değişik yöntemler izliyorlardı. İşgale haklı bir zemin hazırlayacak, bu eylemi toplumun vicdanında aklayacak, dinsel yönden de destekleyecek düşünce ve politikalar geliştiriyor, yaygınlaştırıyorlardı.
Kolomb gittiği her yere, kendisinin dediği gibi “gerekli duyuruları yaparak” ve bölgenin İspanya Kraliyetindeki koruyucularına ait olduğunu ileri sürerek, bir haç dikiyordu.
Kolomb’un ardından giden İspanyollara, Ada’nın içine ilerleyişleri sırasında karşılarına çıkan Yerlilere Hıristiyanlığın gerçeklerini ve Papa ile İspanya Krallığına öncelikle bağlılık yemini etmeleri gerektiğini bildiren bir bildirgeyi (requerimiento) okumaları emredilmişti. Ancak Kızılderililer bu requerimiento’yu reddeder veya kabul etmekte (daha doğrusu anlamakta) tereddüt gösterirlerse, bildirgeyi okumayı şu biçimde sürdürüyorlardı:
“Sana bildiriyorum ki Tanrı’nın yardımıyla güçle ülkene girip elimizden gelen her yol ve yöntemle sana karşı savaşacağız ve seni Kilise ile Majestelerine boyun eğmeye ve onların boyunduruğuna bağımlı kılacağız. Seni, karını ve çocuklarını yakalayıp köle kılacağız ve Majesteleri nasıl emrederlerse, ya satacağız ya da yok edeceğiz. Mallarını alacağız ve efendisini kabule yanaşmayıp boyun eğmeyen, direnip karşı koyan vassallara yaptığımız gibi sana elimizden gelen her kötülüğü yapacak ve her türlü zararı vereceğiz.”
İspanyollar, uygulamada genellikle isteklerine yerliler tarafından yanıt verilmesini beklemiyorlardı. Kızılderilileri önce kelepçeliyorlar, sonra kendilerine -sanki varmış gibi- hakları okunuyordu.
İspanyolların işgali, yağması, yıkımı böyle başlamıştı. Ardından yerli halklara karşı insanlık dışı şiddet uygulamalarına giriştiler. Requerimiento’nun okunması işgale, kıyıma yasallık katmak için görünürde uyguladıkları biçimsel bir yöntemdi.
Amerikalıların asıl işgali Kolomb’un ikinci seferiyle başlamıştır. Ocak 1494’in başında Kolomb’un filosu, Yeni Dünya’sının başkenti İsabela’yı kurmak için seçtiği Hispaniola’nın kuzey sahilindeki yere vardı.
Ancak gemiler yükünü boşaltır boşaltmaz, gemi çalışanları arasında hastalık ortaya çıktı ve gemidekilerden birinin anlattığı gibi; “sanki biz onların kardeşleriymişiz gibi, armağan olarak getirdikleri balık ve meyvelerle gemileri karşılamaya gelen yerlilere, hastalık kısa sürede sıçradı.” Bu hastalık yerli halk arasında, daha önceki tarihlerde hiç görülmeyen bir biçimde yayıldı. Yerlilerin büyük çoğunluğu bulaşıcı hastalıktan öldü.
Amiral Kolomb’un oğlu Fernando’nun neşe içinde dediği gibi, “Her ne buldularsa yakıp yağmalayarak, hayvan, kuş, yerli ayırt etmeden katlettiler.” Katliamı acımasızca sürdürdüler. Kolomb Mart 1495’te birkaç yüz kişiden oluşan zırhlı birliğiyle süvari bölüğünü ve yirmi kadar eğitimli savaş köpeğini bir araya topladı. Bu birlikler hasta ve silahsız yerli halk topluluklarına saldırıp binlercesini kılıçtan geçirerek kırsal bölgelerde ilerledi. Bu baskınlarda izlenen acımasız, insanlık dışı yol, gelecek on yıl ve sonrasında da İspanyollara örnek olacaktır.
Kolomb’un ikinci seferine katılan en ünlü İspanyol misyonerlerinden Bartolome de Las Casas’ın yolculuk anıları, vahşetin akıl almaz boyutlarını gözler önüne serer:
“Kızılderililer ormana girdiğinde sonraki adım, süvari birlikleri oluşturarak peşlerine düşmek oluyordu. İspanyollar onları buldukları zaman, her birini ağıldaki koyunlar gibi hiç acımadan kesiyorlardı. Zalim olmak İspanyollar arasında genel bir kural idi; zalimlikten de öte, çok sert davranışlarla, Kızılderilileri, kendilerini insan gibi görme veya bir an için bile böyle düşünme cesaretini vermeyecek, olağanüstü bir acımasızlık. Bundan dolayı İspanyollar Kızılderililerin ellerini keserler ve onları bir deri parçasının tuttuğu biçimde kesik elleri sallanır durumda bırakarak “şimdi git ve olanları reislerine anlat” diyerek gönderirlerdi. Kılıçlarını ve cesaretlerini esir Kızılderililerin üzerinde denerler, bir vuruşta bedenin yarısının kesileceğine veya başlarının kopacağına ilişkin kumar oynarlardı. Yakalanan reisleri yakarlar veya asarlardı.”
Bebekler, çocuklar, kadınlar akıl almaz yöntemlerle vahşice öldürüldüler. Askerler yalnızca eğlence olsun diye keyif için insan öldürmeyi alışkanlık durumuna getirdiler. Bu dönemde İspanyolların kendi sadizmlerine, kıyıcılıklarına ilişkin tuttukları binlerce belge vardır.
Amiral Kolomb’un yerlilerin köleleştirilmeleri konusunda da giriştiği zulüm, kendisinden sonra gelecekler için yalnızca bir başlangıç oluşturacaktı.
Bir dönem yüzlerine, sahiplerinin baş harfleri kızgın demirlerle damgalanan Kızılderililer, taşınabilir mal konumuna indirgenmişlerdir. Köleler bir İspanyol’dan diğerine satıldıklarında, kendilerine el değişikliğini gösteren bir damga vurulmaktaydı.
1542’de yalnızca Nikaragua halkının yarım milyon kadarı köle olarak çalıştırılmak üzere, -aslında bir tür idam cezası- yerli halkları yok edilmiş bölgelere gönderildi. Honduras’ta yaklaşık 150 bin kişi köleleştirildi.
Peru’da İspanyol kıyımının egemen olduğu ilk yıllarda, bir madende veya tarım alanında zorla çalıştırılan bir Kızılderililin ömrü, ancak üç veya dört aydı. Köleler aç, susuz, gece gündüz demeden saatlerce çalıştırılıyordu.
İspanyollar köle kadınları (Yerli kadınlar veya İndialar) kumarda yitirip, değersiz eşyalarla değiş tokuş ederken, birçoğunu da, toplu olarak kıyı boyundaki seyahatleri esnasında denizcilere kiralıyorlardı. Direnmeye girişen bir köle ise, kırbaçlanır, eziyet edilir veya diri diri yakılırdı.
Kolomb, bölgeyi ve halkını mümkün olduğunca sömürmek için repartimiento, yani “Kızılderili Tahsisatları” adını verdiği – sonraları gözden geçirilmiş bir biçimde encouiendes sistemi denerek de söz edilen – bir program oluşturdu. Bu sistem, yalnızca toprakların değil, aynı zamanda bütün halklar ve toplulukların da bölünmesini ve bu yerlerin bir İspanyol “efendi”ye tahsis edilmesini öngörüyordu. Bu efendi, “halkı”na istediği her şeyi yapmakta serbestti; onlara ekim yaptırabilir, madenlerde çalıştırabilir ya da Carl Saver’in dediği gibi, “sınırsız olarak ve hiçbir tazminat ödemeden” her türlü işi yaptırabilirdi.
1496’da Hispaniola’nın nüfusu 8 milyondan 4–5 milyona düşmüştü. Bu sayı 1508’de yüz binin, 1518’de yirmi binin altına inmişti. 1535’e gelindiğindeyse yerli halkın soyu tükenmişti.
Bir insanın ömründen daha kısa bir sürede, binlerce yıldır anayurtlarında mutlt ve gönenç içerisinde yaşayan milyonlarca kişinin öldürülmesiyle, bu insanların bağlı olduğu kültürün kökü de kurutuldu. Karayipler’deki çevre adaların yerli halkları da aynı sona uğradı.
İspanyollar, bundan sonra Meksika ve Orta Amerika’ya yöneldiler. Kıyım aynı biçimde ve şiddette bu yerlerde de yinelendi.
İspanyol askerlerin Hisponiola’da ve Orta Meksika’da uluorta işledikleri cinayetler ve apaçık sergiledikleri sadizm, güneye yönelik uzun ilerleyiş boyunca da tekrarlandı. Çok sayıda kaynaktan çok sayıda belge, boyunlarından birbirine zincirli, sendeledikleri an kafaları kesilen Kızılderililerin kollar halinde madenlere götürüldüklerini; çocukların evlerinde kapana kıstırılarak diri diri yakıldığını veya çok yavaş yürüyorlar diye şişlendiklerini, kadınların göğüslerinin kesilmesinin alışkanlık durumuna geldiğini ve ayaklarına ağır su kabakları bağlanarak göllere veya gölcüklere atılıp boğulduklarını; annelerinin göğüslerinden koparılan bebeklerin öldürülerek yol kenarlarına, yol işareti olarak bırakıldıklarını; “başıboş” Kızılderililerin karınlarının deşildiğini, kesik elleri ve boyunlarına asılmış burunlarıyla köylerine gönderildiklerini; yakalanan hamile veya loğusa kadınların, çocukların ve yaşlıların, ne kadar yakalanmışsa hepsini “içlerine kazıklar dikilmiş çukurlara atılarak, çukurlar doluncaya kadar kazıklara saplanarak öldürüldüklerini” ve daha nicelerini anlatır.
İspanyol işgalcilerin en sevdikleri eğlencelerden biri, “sürek avı” idi. İnsan etiyle beslenerek yetiştirilen ve Kızılderilileri parçalamak için eğitilen, sürülerle zırh giydirilmiş kurt köpeği bu amaç için kullanılıyordu.
İspanyollarla birlikte seyahat eden rahiplerin aktardığı -alışkanlık kazanan- olaylar; anne ve babasından koparılarak aç hayvanlara yem edilen küçük Kızılderili çocukların ayrıntılı betimlemesiyle doludur. Böyle olaylardan zevk alabilen insanları, bütün kasaba ve kentleri yakıp yıkmak ve binlerce yılın birikimi olan bilgi, bilgelik ve dini inancın yer aldığı tablet, ve kitapları yok etmek gibi, daha az duyarlı konular hiç rahatsız etmemiştir!
Sayısız işgalci ve yağmacı, toplu kıyımı yüzlerce yıl sürdürdüler.
Panama’da 1514–1530 yılları arasında 2 milyon Kızılderili öldürüldü.
Bütün Orta Meksika nüfusu, Avrupalıların ilk kez ortaya çıkışını izleyen 75 yıl içinde yüzde 95 oranında azaldı. 1519’da 25 milyonu aşan nüfustan, 1595’te geriye ancak 1milyon 300 bin kadar insan kaldı. İşgalcilerin gittikleri her yerde benzer uygulamalar yaşandı.
Kolomb’un ilk seferini gerçekleştirmesinin ardından keşfedilen Yeni Anakara’nın güzellikleri, zenginlikleri dilden dile tüm Avrupa’da anlatılmaya başlandı. Avrupa’nın işsiz güçsüz, açlıkla boğuşan ve macera arayan adamları, Yeni Dünya’ya ulaşmanın yollarını aradılar ve kısa zaman içerisinde Portekizliler, İngilizler, Fransızlar başta olmak üzere tüm Avrupa Ülkelerinden akın akın insanlar, Anakara’nın her tarafını işgal ettiler.
İngilizlerin Virginia’daki Jamestown yerleşimini (İspanyolların yaptığı gibi sömürgelerini haçla işaretleyerek) işgal ettiklerini ilan ettikleri sırada, İspanyol ve Portekizliler o zaman dek ele geçirdikleri toprakları kemiklerle dolu çok büyük bir mezarlık durumuna getirmişlerdi. Milyonlarca Kızılderili, İberyalı işgalcilerin kılıçları ve taşıdıkları mikroplar yüzünden korkunç bir biçimde can vermişti.
1520’li yılları izleyen elli yıl ve sonrasında, İspanyollar, Fransızlar ve İngilizler Florida, Georgia, Cordinalar ve Virginia sahillerinin tümünü – Kızılderili yakalamak ve hastalıklarla yıkımı yaymak için ülke içlerine yürüyen baskın birlikleriyle – baştanbaşa taradılar.
1560 ve 1570’lerde de Avrupalı askerler, gittikleri her yere hastalık ve kanlı kıyımlarını yayarak ilerlediler.
16. Yüzyıl sonunda İngiliz koloni birlikleri, Jamestown’a vardıklarında öyle bir ülke buldular ki; onlardan biri gördüklerini şöyle anlatıyordu: “Vaat edilmiş topraklardan daha çok şey vaat eden bir ülke; süt yerine inci, bal yerine altın buluyoruz.” Fakat halkın nüfusu, önceki Avrupalıların gelişi sonrası büyük oranda azalmıştı. İlk işgalcilerin bıraktıkları izler kaybolmamıştı. “Yerliler arasında genel olarak büyük bir hastalık hüküm sürüyordu, hepsinin de derileri biçimsiz izlerle doluydu ve alınlarında biçimsiz görüntüler oluşmuştu.”
Kıyımlar ve işgaller aralıksız devam etti. 1624’te ağır silahlarla donanmış İngilizler, -tek bir çarpışmada- savunmasız 800 Kızılderili erkek, çocuk ve kadını, kendi köylerinde kılıçtan geçirdiler.
Avrupalı işgalcilerin ilk gelişlerinden 17. yüzyılın sonuna dek Doğulu Kızılderili halkların çoğu hemen hemen yok olacak derecede yıkıma uğradılar. Virginia ve New England’daki Kızılderili nüfusun yüzde 95’inin veya daha fazlasının kökü kazındı. Fakat kıyım bundan sonra da durmadı. Sonuç olarak, 18. yüzyıl sona ererken, Doğu Virginia, Güney ve Kuzey Carolina ve Lousiana’nın bütününde hayatta kalan yerlilerin sayısı beş binden daha azdı.
Kolomb öncülüğünde, 1490’larda başlayan soykırım -400 yıl boyunca- 1800’lü yılların sonuna dek aralıksız sürdü. Yıllardır kıyıma uğrayan, işkence ve zulüm gören Kızılderililerin topraklarını sömürgeci Avrupalılar ele geçirdiler, yeraltı ve yerüstü kaynaklarını, her türlü zenginliklerini yağmaladılar. Kızılderililerin, yalnızca bedenlerini vahşice yok etmekle kalmadılar, onların uygarlıklarını, kültürlerini de dünya tarihinde görülmemiş Vandallıkla yok ettiler.
“Putperestlere uygarlık getireceğini” söyleyen, yaptıkları vahşete, soykırıma da dinsel bir kılıf uyduran emperyalistler, her zaman olduğu gibi arkalarında sömürülmüş, yağmalanmış bir ülke, ceset yığınları, köleleştirilen bir halk, kan, gözyaşı ve dayanılmaz acılar bıraktılar… Bırakıyorlar…
Kaynak- Amerika’nın Soykırım Tarihi
Prof. David E.Stannard, Gelenek yayınları, 2004