Askerlik normal şartlarda yatma yeridir. Hani şimdi Türk mahkemelerinde de uygulanan bir yöntem var ya; kamu kurumunda çalışarak cezanın çekilmesi. Sanki askerlik öyle bir şey gibi algılanmaya başladı. Normal hayatınızdan ayrılıp, bir askeri bir kurumda, belirli bir süre zorunlu çalışıyorsunuz. Patates soyuyorsunuz, silah,araç vs kurslarına katılıyorsunuz, mıntıka, tuvalet temizliği yapıyorsunuz sonra bu çalışma dönemi bitiyor ve evinize dönüyorsunuz. Evet terör saldırılarının yada savaş ultimatomlarının tehtit etmediği bir coğrafyada yaşıyorsanız, askerlik böyle bir şey olabilir. Belki bu kadar bile çalışmaz yan gelip yatarsınız. Ama bu ülke böyle bir lükse sahip değil. Bu sebeple Başbakanın ilgili sözlerinden o mana çıkmaz. "Siz zannediyorsunuz ki, askerler yan gelip yatıyor. Bilakis her an sıcak çatışma ortamında bulunuyorlar ve savaşıyorlar, her an ölüm tehlikesi mevcut ve buna alışsanız iyi olur, dünya kötüye gidiyor ve Türkiye en kritik bölgede bulunuyor" gibi bir anlam çıkar. Bu sözler Başbakanın "ananı da al git" sözleri gibi değildir. "Ananı da al git" sözleri tamamen hükümeti bağlar ve hükümetin tarım politikasındaki yanlışlığı gösterir, düşünülmeden söylenmiştir. Ama "askerlik yan gelip yatma yeri değil" gibi askerlikle, savaşla, teskerelerle ilgili sözlerin altında başka başka şeyler aramak lazımdır. Bu sesler "Lübnan'a neden asker gönderiyoruz" sorusuyla beraber yükseldi. Bu karar sadece hükümetin kararı değildir. Ordunun, istihbaratın, stratejistlerin, dış işleri bürokratlarının vs ortak kararıdır. Bunların karşı çıkacağı bir hareketi hiç bir hükümet yapmaz. Ama sorumlu olan hükümet gibi gözükür ve gözüktürülür. Lübnan'a asker göndermek bizim için askeri ve stratejik bir zorunluluktur. Bu Kore'ye asker gönderilmesinden farklıdır. Oraya giden askerimiz bir İtalyan bir, Fransız askeri gibi değildir. Onlar burada sömürü faaliyetlerinden nemalanma peşindedirler. Orada olmazsanız arkanızdan neler çevrildiğini anlayamazsınız. Oraya gitmek risklidir. Sizi orada Hizbullahla karşı karşıya getirmek istenmektedir. Bir şekilde ABD'nin karşısında olma itimali olan Türkiye'yi, Hizbullahla, Hizbullahı Türkiye'yle oyalamak; güçlerimizi bölmek derdindedir ABD. Eğer orada bulunmazsanız da, orada ki size karşı olan gelişmeleri engelleme fırsatını kaçırırsınız ve yumurta kapıya dayanıncaya kadar beklersiniz. ABD her girdiği devletin arkasından, eski yönetimlerin iş başına geçmesini engellemek için, BM barış gücünü sokmaktadır . Kendisi ise askeri gücünü çekip, yeni bir ülkeye yönelmektedir. Irak'a asker göndermedik artık Irak parçalandı ve iç savaşa sürüklendi. Öte yandan asker göndermeyerek haksız bir işkalin parçası olmadık ve asil bir davranış sergiledik. Ama orada Türkmen nüfusu koruyamadık. Daha evvelki anlaşmalarla üzerlerinde hakkımız olan petrol bölgeleri Kerkük ve Musul üzerinde ki söz hakkımızı zayıflattık. PKK ya karşı geliştirdiğimiz 20km kadar olan savunma hattımızı kaybettik. Kürtlerin ayrı bir devlet kurmasına seyirci kaldık. Eğer ABD ile savaşa girseydik ABD bizi yanına alacak böylece ortadoğu ülkelerinden işkale olan tepki azalacaktı. Belki savaşın tüm yükünü bizim omuzumuza yıkacak ve komşu ülkelerle bizim birbirimizi kırmamızı zevkle seyredecekti. Görüyorsunuz "yukarı tükürürsek bıyık, aşağı tükürürsek sakal" ama bir şekilde teskereye meclis olumsuz karar verdi. Bu durumun konjoktürel olarak getirdiği de fakto olumsuzlukların, gelecekte lehimize dönmesini umut ediyoruz. Irak'ta biz ABD'nin planına dahil olmadığımıza göre ABD ortadoğudaki 22-23 ülkenin yapısını değiştireceği büyük planında bizim yerimize; Iraktaki Kürtler gibi, asilik yapıp, bir parçası oldukları devletleri parçalatacak, diğer etnik kesimleri yandaş edinecektir. İran'daki Türkmen etnik kesimin İran'a karşı, Türkiye'deki Kürt etnik kesimin Türkiye'ye karşı, bu amaçla kullanılması düşüncesi içerisinde olanlar vardır. Türkiye'de ABD'nin parçalamak istediği ülkeler arasındadır. Kürdistan haritaları tarihte hiç bu kadar dillendirilmemişti. Artık bu harita kuzeye doğru uzatılarak Karadeniz'e açılmış böylece Rusya'ya karşı bir cephe elde edilmiş. Kürdistan haritasına göre bu günkü Türkiye, İran ve Suriye parçalanmak zorunda. Kuzey Irakta Kürtlerin dini yahudilik olarak ayrılmış, Lübnan'da arapların dini hıristiyanlık olarak ayrılmıştır. Ayrıca Ortadoğuda ki etnik aidiyetler sürekli olarak kaşınmaktadır. Kürdistan kurulursa Kürtler tam bağımsız olacaktır yalanına aklı başında hiçbir Kürt inanamaz sonuçta ABD'nin kukla devleti olacak ve Rusya gibi devletlerce sürekli olarak iç işleri karıştırılacak, manüplasyona açık, kaynaklarından yararlanmasına izin verilmeyen fakir ve cahil bir devlet olacaktır. Üstelik sağından solundan aldığı tehtitler sebebiyle bir savaş coğrafyası olmaktan kurtulamayacaktır. Bir devlet olmak parayla, toprakla olmaz bayrakla olmaz. Her etnik yapı bir devlet oluşturma yetisine sahip değildir. Dünyada binlerce etnik topluluk vardır ama bir kaç yüz ülke vardır. Bu ülkelerden sadece 20-30 kadarı devlettir. Diğerleri kukladır. Kimse gücenmesin ama bu böyledir. ABD 150 bin askerle Irak'ta şu an. İtalya ve İngiltere'nin askerleri çekilmeye başladıktan sonra, 2008'den itibaren ABD bu karıştırdığı coğrafyadan tamamen çekilecek, yerine belki barış gücünü getirecek. Sonra bu askerler İran'a yada Suriye'ye girecek. ABD "aman Bin Ladin şuraya kaçmış, aman buraya kaçmış" dedikodularıyla, her yere savaş açma hürriyetini kendinde bulacak. Bakın şimdide Pakistan'ı tehtit ediyor. Bu büyük ihtimalle Hindistan'ın ABD'ye karşı geliştirdiği soğuk politikalara yanıt olacak. Hatta ABD'nin Pakistan yönetimini ele geçirmesi demek Pakistan'ın sahip olduğu nükleer güçle, Hindisan'ı tehtit edecek duruma gelmesi demektir. ABD ortadoğu üzerinde nükleer gücü olan tek müslüman ülke olan Pakistan'ın dindaşlarını koruma ihtimaline karşı, bu ülke üzerinde mutlaka bir pasifizasyona gidecektir. Üstelik Pakistan kanlı bıçaklı olduğu, Hindistan'la yakın münasebetler içine girmeye başlamış ve bu ABD'nin Hindistan üzerine kurduğu baskıyı azaltmıştır. Pakistan aynı zamanda Türkiye'nin sıkı bir müttefikidir yani Türkiye'nin sahip olmadığı nükleer gücü sayesinde, Türkiye'yi korumaktadır. Avrupalı devletler, eski sömürge paylaşımı dönemlerinden kalma, iç güdülerle ABD'nin işkallerine göz yummaktalar, hatta askeri ve siyasi destek vermeyi - kamu oylarının karşı olmasına rağmen - sürdürmekteler. Çin ve Rusya asıl tehtit edilen ülkeler olmalarına rağmen, bekle gör denebilecek, sınırlı siyasi ultimatomlarla kendilerini koruma yolunu seçmekteler. Taylant'taki ihtilal hareketi Asyanın doğusundaki huzursuzluğu anlatır gibi. Kore'deki gelişmeler Japonya'nın ve ABD'nin Çin'e karşı yaptıkları baskıyı göstermekte. ABD ve Japonya tarih boyunca sevmedikleri Çin'i kendi kontrollerinde olan bir fabrika olarak kullanmayı istiyorlar. Çin ise bir süper güç olmaya çalışıyor. ABD, Çin yönetimini fırsat bulduğu anda alaşağı etmek ve buraya demokrasi getirmek isteyecektir. Rusyanın Ukrayna'daki hükümeti devirmeye çalışması ve avrupayı doğalgaz krizine sokması kendini koruma çabalarıdır. Ama eski doğu bloğu ülkeler birer birer Rusya'dan kopup AB'ye girmekteler. Bu gidiş yayaş yavaş Rusya'yı ABD cenderesine alacaktır. Belki bu gelişmelere karşı durmak için İran, Rusya, Çin, Hindistan gerçekçi bir doğu paktı oluşturmalıdır. Belki Türkiye'de bu paktın bir üyesi olmalıdır. İran'ın buna ilişkin çabaları vardır, bu bir adım olabilir. Bütün bunları neden anlatıyorum toparlayacak olursak Türkiye'nin artık yanında bulunduğu bir müttefiki kalmamıştır. Herkesin müttefik, her kesin düşman olduğu bir dönemden geçmektedir Türkiye. Bu duruma Türkiye kendi isteğiyle gelmemiştir. Avrupa Birliği kapısında bilerek oyalanmış, hegomonya sahalarına defalarca, müttefikiz diyen devletlerce tecavüz edilmiştir. Türkiye yine Nato ve AB ülkelerince sürekli ekonomik ve siyasi kıskaçlar altında tutulmuştur. Türkiye tükenmenin eşiğindedir bu sebeple yönetenlerin aklı başına gelmektedir ve ama birilerinin direksiyonunda ilerlemeye alışmış olanların kafaları hala karışıktır. Türkiye artık kendi bir cephe oluşturmalı ve bu cephenin içerisinde yer almalıdır. Yada Halkına, komşularına, tarihine, "yurtta barış cihanda barış" ilkesine rağmen tam bir emperyal vahşi kapitalist olmalıdır. Ne olmayı düşünüyorsa buna çabuk karar vermelidir ve bu yolda ilerlemelidir. Etrafında olan bitenleri seyretmemelidir. Kendi hegomonyasında söz sahibi ve gelişmeleri belirleyici yönlendirici devlet olmalıdır. Bu sözler ordunun en üst kademesinden yükselen sözlerdir. Bu gelişmeler Türkiye'nin kaderini çizmesi için kendine ait hükümetler üstü bir politikanın olduğu yada olması gerektiğini açıkça göstermektedir. Başbakan bu konuda tek başına söz sahibi değildir ve değildi. Medyada yazılanlara inanmak saflık olur.