inanmayanlar, inananların inançlarına ve inananlar da inanmayanların inançsızlıklarına karışamaz diyorlar ancak nedense inananların neredeyse tümünün inançları daha önceden inanmış olanların inançlarını temel alıyor ve bu durumda inananlar diğer inananların inançlarına doğrudan müdahele ediyor hatta onların inançlarını yaratıyorlar. yaratmak da sadece tanrıya mahsus ise bu durumda (eski) inananlar (yeni) inananların tanrıları oluyorlar. inançlarını inananlardan değil de kitaplardan edinenler ise o kitapların yazarlarından öğreniyorlar ve bu durumda gerçek tanrıya inandıklarına inanabilmek için ellerinde sadece söz konusu kitabı tanrının yazmış/yazdırmış olmasına inanmak gibi son derece riskli bir ihtimal kalıyor.
tüm bunların ardından bir kaç kişi, inananlardan olduklarını dile getirip diğer inananları kendi inandıklarına inanmayanları öldürmeleri/yaralamaları/hapsetmeleri gerektiğine inandırıyorlar. bu durumda da inanmayanlar inananların kötü olduğunu düşünmeye başlıyorlar. inananlar ise inanmayanların zaten kötü olmak zorunda olduklarına eminler.
cenk arkadaşa katılmadığım nokta ise, musa, isa ve muhammedin sırasıyla hayal, deli ve aç gözlü oldukları hususundaki inancıdır. bence musa bir erken marx (bknz. sebat günü ve anlamı), isa bir lenin (öğretiyi uygulamaya geçireyim derken iyice saçmalama ve tarihsel olarak sonra gelme durumlarından dolayı) muhammed ise kadınların dünyayı iyi götürme işinde tek rollerinin erkekleri motive etmek olabileceğini kavramış ve arapları kandırmanın yegane yolunun nehirler, şarap ve serin gölgeler olduğu bilen filozof kimliği de olan bir devrimci.
dinler tarihini şöyle bir göz attığımız vakit, ilksel tanrıların kadınlar (insanın doğumunda yani kadının gebe kalmasında erkeğin rolü bilinmediği için) kadın. bu rol keşfedildikten sonra güçlü erkek. güçlü erkeklerin de "birlik" ile kolayca alt edilebildiği keşfedilince altedilemeyen doğa olayları ve en nihayetinde inananları doğa olaylarından koruması yönünde tanrıyla sözleşmesi olduğu iddiasındaki klise benzeri yapıların tanrılık vasfını kazanmış olduklarını görüp, tüm bunların ardından bu yapıların;
özel mülkiyetin kötüdür aç gözlülük kötüdür tanrı içimizdedir ve tanrı ile aramıza hiç bir özel yahut tüzel kişilik giremez ulus için/faydasına yaşamalıyız iyi, fedakâr, diğerkâm olmalıyız
diyen adamları sürgüne gönderip yahut öldürüp sonrasında bu adamların öğretilerine sahiplendiklerini ve öğretiye rağmen özel mülkiyeti pompaladıklarını, aç gözlülük yaptıklarını, tanrının evi olduklarını iddia ettiklerini, devlet için çalıştıklarını ve kesinlikle iyi olmadıklarını fark ettim. deli, "tanrı öldü" derken, kliseden mezarları işaret ederken yine de deliydi ve 3. dünya ilan edilenlerin, ucuz iş gücü olanların, nükleer, kimyasal, robotik silahların kobaylarının bu dünyada avutulması için gerekli tek şey ortadaydı, bilmediği bir dildeki kitabı ezberlemenin kendisine öte dünyada sonrasız bir mutluluk vereceğine inananmaları. neden olmasın?
ek olarak inanmayanlardan olan bir yakınımla bu inanma konusu üzerine konuşurken bir ara sözünü kesip, gözlerini kıstığını ve şüphe dolu bakışlarla beni biraz süzdükten sonra "lan... ya varsa?" dediğini hatırlıyorum ki, hiç etkilenmemiştim. zirâ varsa eğer, benim ne kadar iyi niyetli bir insan olduğumu biliyordur ve mühim olan niyet, değil mi? hı?
bu durumda cenk'e eklemek istediğim bir diğer şey "hristiyan, müslüman veya yahudi iseniz hatalısınız" yerine "iyi niyetli değilseniz hatalısınız" olabilir. ha "o zaman bu kadar dikkat çekmezdi de bu kadar popüler olmazdı" ise en azından inananların inandıkları için hatalı değil, kötü oldukları için hatalı olduklarını yazının bir yerinde belirtmeliydi. gerçi son paragraflarda bundan söz ediyor galiba ama ben ingiliz lisanını pek o kadar iyi bilmiyor olabilirim.
saygı, iyi niyet, metanet.